Öfke, Sabır, İffet, Metanet, Merhametin Akıl İle İmtihanı

Öfke, Sabır, İffet, Metanet, Merhametin Akıl İle İmtihanı


O-71

Aman yapay zekâ ile bir şey yapıyorsanız buna çok dikkate edin, sitresli, gürültülü, duygusal olduğunuz zamanlarda yapay zekâyı test edip incelemeye almayın, çünkü ileride çok büyük sorunlar başınıza açabilir. 

Bir gün birine isiminin kim olduğu belli olmayan bir mektup gelir.

Alıp bunu okur.

Kıta kıta şiirlerden oluşan ve temeli sevgi duvarlarıyla örülü bir hikâyeydi bu.

Aslında bu mektup kısa süre içinde yapay zekâyla oluşturulmuştu. Yapay zekayla oluşturan şahıs içeriğine dikkat etmemişti. Sadece "Bana bu özelliklerde bir mektup yaz ve oldukça duygusal olsun, komutunu vermişti," Al acele gözden geçirmiş, gözden geçirerken de sadece bir kaç yerinde düzeltme yapmış yaparken de, imla hataları ve yazım yanlışı olmuştu. Pek de büyük bir sorun olmazdı kendi kendisine diye düşünmüştü. 

Yapay zekâ tarafından hazırlanan bu mektup gelecekte yaşanacakların habercikiydi sanki.  Çükü böyle bir olumsuzluğun geleceğinin izleri önceden kendisini belirtmişti. Hani derslerinizde; "Yanlış yapmayın yaptıklarkınızın sonucuna katlanmalısınız, sonucuna katlanamayacağınız işleri sakın yapmayın," diyen sen değil miydin. "Yanlış yapanı af etem," diyen sen değil miydin. Belki birinin ahı tutmuştu. Böylesi bir musibet düçar olmuştu. Belki ileride yapacağı bir yanlışı önlemeye yönelik küçük uyarı niteliğide bir musibetti.

Mektubun içeriği, görünüşte saplantılı, platonik bir aşk hikâyesi gibi görünse de ama bu gerçekte böğle değildi. Aynı safta yer alan sevgi, iffet, merhamet, inisiyatif ve sabrın- öfkeye karışı imtihanın yaklaştığının habercisiydi bu. Acaba bu duyguları akıllarını kullanarak yerli yerinde kullanmayı başarabilecekler mi? İşte aklın önemi de tam bu noktada anlaşılacak  ve herkes kendisinin ne kadar  akıllıca hareket ettiğini teşhis ede bilecekti. Burada yaşananlar anllayana ibret verici bir hikaye olacak niteliktendi.

Tıpkı Hz. İsmail ile Hz. İbrahim’in -baba ve oğul-birbirlerine karışı imtihanı gibi.[1]

Baba oğlu  aynı saftaydılar. Ama görünen bir rüya her şeyi alt üst edecek nitiliktendi. Hz. İsmail babasının karşısına geçip "Çanımı vermem" diyerek kaça bilirdi. Hz. İbrahim de bıçağı eline alarak; "Bu bir emirdir canını alacağım" diyerek oğlunun peşindan koşarak kovalayabilirdi. Ama onlar böylesi zorlu günde birbirlerine karşı durmadılar yaptıkları şey düşmancaydı ama aynı safta yer aldılar, birbirlerine dost gibi yardım ettiler. Hz. İsmail canını babasına teslim etmişti ve babasına "Baba gözlerimi bağla ki zaafa düşme," demişti.  Biri bıçakla kesen, Diğeri ise bıçakla kesilecek olandı. Aralarındaki samimiyet, saygı, sevgi ve sorumluluk hiç bozulmamıştı

İşte bu isimsiz mektubun hikayesi de böyle bir şey. Bir rüya üzerine başlayan bir sevdaydı bu. Aynı soydan, aynı boydan aynı dinden belki aynı sendikadandılar hepsi. Aynı safta namaz kılmıştılar. Aynı yerlerde Allah'a dua etmiştiler. Aynı yerlerde Allah secde etmiştiler. Aynı peygambere inanıyorlardı. Birbirlerine kardeşim demişlerdi. Belki Peygamberimizin kardeşlerim diyerek övündüğü bu çağa birlikte ayak basmışlardı.

Rüyayı gören, onlara canını Hz. İsmail gibi teslim etmişti. Canımı alın, götürün beni diri  diri gömün toprağa, ama ne olursunuz, iffetime leke getirmeyin, yaptığım hatanın büyüklüğünü anlıyorum, keşke yer yarılsa da yerin içine gömülsem, cehennem ateşinde cayır cayır yansam. Kendi kendime Allah'ım ya burada benim canımı al, ya da beni itham altğında bırakan suçlu durumuna düşüren bu musibetten kurtar demişti. Cana kıymak dinimizde caiz olsaytdı, oracıkta canıma kıyacaktı, japonlark gibi. Ama bu haramdı, bunu yapamamıştı. Canını onlara emanet etmişti tıpkı Hz. İsmail gibi. Onlar onun canını almadılar ama iffetimi ayaklar altına serdiler. Burada yaşananları dilden dile aktardılar. Onu bu diyarlardan kovdular.

İsimsiz olarak gönderilen mektup ve kıta kıta yazılan şiir kitapçığı şimdi ellerindeydi. Tüm kozları ellerine geçirmişlerdi. Yapay zekâ tarafından oluşturulmuş şiirler ama komutu veren oydu. Okumuştu ama anlamını idrak edip anlayamamıştı. Kendi kendisine "Acaba bu şiir kıtalarını ben mi yaztdım, yoksa biri mi bana  yazdırdı. Bu bana gelen bir ilham mı, yoksa bana gelen bir vehim mi? Belki de hiç birisi," diye düşünmüştü.  Ama ortada bir delil vardı. Yapay zekâ tarafından yazılmış birk mektup. Bir çırpıda okunarak anlaşılması imkânsız bir mektup, şimdi amirlerinin eline teslim etmişlerdi. Amirleri ona "Sen iyi çocuktun," diyeceklerdi.

Onu sevenler suskundu, sevmeyenler ise dedi-kodusunu yapıp duruyordu. 

Mektup ve şiir kıtaları görünüşte Saplantılı bir aşk gibi görünse de, mektubun sonunda ve şiirin içeriğinin geneline bakıldığında “abla” sözü tüm bu endişelerin yersiz olduğunu gösterir nitelikteydi.

Karşındaki düşman görünümlü birisi, mektubu alana özellikle  "iffettime dokunma," diye uyarmıştı. Mektubu yazarken bunu niye dediğinin sırrını bilmiyordu.   Onlarca kıtadan oluşan şiirler.  Kocaman bir zarfa dürülü bir bilgi notu ve  güzel  çiçeklerle süslenip gönderilmişti. Hadi gel de bunun içinden şimdi çık.

Ama dediğim gibi mektup sırlarla dolu bir gizemli bir mektup. Bunun net anlaşılması şimdilik oldukça çok güç. Olaylar yaşandıkca  ancak anlaşılacak bir hikayenin başlangıcıydı bu.

Bu mektubu net anlamak ve yazılı şiir kıtalarını yorumlamak için defalarca okumak lazımdı. Kimin vakti var ki o kadar şiiri okumak için zaman ayırsın. Hele toplumumuzda bu kadar saplantılı insan varken, her gün bir yerlerde kadınlar taciz edilip dövülürken veya öldürülürken, tabi ki böylesi mektup endişe vericiydi ve büyük tedirginliğe yol açmıştı. Bunun için derin ferasete sahip olunmalıydı. Ama dedim ya burada yaşanacaklar sabır, metanet, merhamet, iffet; duyguları devrede olunmalıydı. Öfke kontrol altına alınmalı, açık fikirli,  niyetin aslı öğrenilmeli. Eğer bu bir hastalıksa tedaviye alınmalıydı.  

Mektup aslında al acele yapay zekâ ile yazılmıştı, göndericinin duygularını o kadar da pek yansıtmıyordu. Bu nedenle mektubu yazan aslında ne yazdığını o kadar anlayarak yazmamıştı. Çünkü bilmek, anlamak ve yorumlamak farklı şeylerdir.

Bilersin, ama anlayamaya bilirsin,

Anlarsın ama buna yorumlayamazsın. Yorumlamak için oldukça detaylı bilgiye, titiz çalışma ve güçlü delillere ihtiyaç var. Zanla hareket etmek, kulaktan kulağa yayılan sözlere inanmak, karşı tarafı iyice dinlemeden hareket etmek, oldukça vahim sonuçlara neden olabilirdi. 

Bilmek, anlamak ve yorumlama yapmayı başaranlar ancak yazar ve şair olurlar.

Dünya hayatı bir sınav dünyası, hata yapma olasılığımız var ve biz ne kadar yapay zekâyı bir insan ürünü sansak da aslında bunun böyle olmadığı anlamalıyız.

 İşte, o sırlarla dolu mektupta bahsedilen gün gelip çatmıştı. Duyguların, kardeşliğin, amimiyetin imtihanı başlamıştı. 

Belki bu Mektubu yazan, gönderen, arada buna tanık olanlar ve mektubu alan kişilerin imtihanıydı bu!

Masada saksı içinde bir çiçek vardı ama bilgi notu alınmıştı.

Hayret! Bu çiçeği acaba kim gönderdi ve bu bilgi notu neden alınmıştı? Herkes zan altindaydı. Bir birlerine sorup duruyorlardı.

 Herkes bu sorunun cevabını arıyordu. Herkes birbirinin gözlerine bakıyordu. 

Çiçeği alıcı şahıs mektubu okumuştu  ama ne yazık ki yorumlayamamıştı. 

Merhamet, inisiyatif, iffet, sabır ve öfke normalde aynı saftadırlar ve birbirleri ile sınava çekilmişlerdi.

Onların tek bir rakipleri vardı onun adı cehalet idi. Acaba öfkelerini nasıl kullanacaklardı.

Öfkelerini vurarak, kırarak, Maraş Okul saldırısındaki gibi öldürerek mi, yoksa içlerindeki öfkelerini sabır zırhıyla kontrol altına alarak mı yapacaklardı.  

Her birisinin asıl düşmanı bilgisizlik ve cehaletti. Aynı safta, aynı tarafta, aynı kurumda  toplanmışlardı.  Amaçları bilisizlik ve cehaleti yok etmekti. 

Öfke, aklın kontrolünde savunma amaçlı olursa öldürücü olmaktan çıkar, caydırıcı olur.  Şimdi bu duygular birbirlerinin karşısına geçmiş, dişlerini sıkmış, öfkelerini kusmaya hazırlanıyorlardı. Bazısı ise kartal kesilmiş, ortalığı toza dumana vermek istiyordu. Bazısı ise bunu tere yağından kıl çeker gibi çözüme ulaştırmaktı hedefi. Hazır fırsat ellerine geçmişken nasıl af etsinler?

Bazıları ise kurt kesilmiş, tam da sisli havayı bulmuşken mektubu göndereni kuzu olarak görüyordu. Nasıl bunu bu yapar, ona şimdi gününü göstereceğiz, diyorlardı.

Acaba medeni ve uygar ve okumuş kimseye bu yakışır mı?

İnisiyatif ve merhamet bir tarafta saf alarak, iffete karşı saldırıya geçtiler.

Önce kendilerini haklı çıkaracak delil aradılar, aradıklarını  bilgisayarın geri dönüşüm penceresinden bulmuşlardı.

Hazır fırsat ellerindeyken al acele düşünmeden saldırıya geçtiler.

Olay çok vahim bir şekilde sonuçlana bilirdi. Ama Allah’a şükür Kahraman Maraş okul saldırısı gibi kanlı bitmedi. Amirler görevleri icabı olaya anında müdahale eder sebatlı olmalarını ister.

Hele olayı bir detaylı araştıralım derler. Son anda öfke demokratik hukuk kanunları çerçevesinde çözüme ulaştırılır. Öfkenin kontrol altına alınması olası büyük felaketi önler.

Büyük bir kausun eşiğinden dönülür.

Ama iffet yerlerde, rezile döner. Merhamet bağlanmış öfkede ise yok bir pişmanlık.

Öfke pusuda dişini kurt gibi bileyerek pusuya yatar sonra kartal kesilerek etrafta hava atar. Elini birbirine vurarak; "Kovduk onu bu diyardan," derler.

İffet; "Yahu bunlar niye bu kadar sert tepki gösterdi," diye bunun yanıtını arar.

“Mektuba alan şahıs metanet göstererek  "Böyle çocuksu şeyler bir daha yapma, bir daha böyle şeyler bana gönderme” deseydi  olay kapanım gidecek türden bir olaydı. Bu kadarda tantana olmayacaktı. Kimsenin canı yanmayacaktı. 

Mektubu gönderen, bir süre sonra kendisine gelir, ne geldiyse başıma bu mektup yüzünden geldi diyerek çöp kutusuna gönderdiği mektubun içeriğini okumaya karar verir.

Çöp kutusundan aldığı mektubu biraz irdelemek ister. Okuyunca "Aman Allah’ım ben neler de yazdırmışım yapay zekâya!"....

Elbette karşıdakinin öfkesi yersiz değildi.

Ama artık ok yaydan çıkmış, yapılacak bir şey yoktu.

Burada sabır silahı devreye sokulmalı, metanetle usulüne uygun olarak merhamet ve  inisiyatif ile çözüm üretilebilirdi. Ama hiç birisi olmamıştı.

Ne mektubu gönderenin yazdıkları usulüne uygundu, ne de alıcının gösterdiği tepki usulüne uygundu.

Gönderici usluna uygun davranmadığından iffeti şimdi yerlere serilmiş, canını onlarkın eline teslim etmişti. 

Alıcı da bunu usulüne uygun olarak çözmeye çalışmamış, korku, endişe, kaygı nedeniyle  öfkelerini harekete geçirmişlerdi. 

Merhamet şemsiyesini kullanmak akıllarına bile gelmemişti.

İşte okulumuzda olanların özeti bu.

Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az.

 

[1] Hz. İbrahim ile Hz. İbrahim arasındaki imtihan sevgi, merhamet anne ve baba şefkatinin Ulu Tanrı karşısında birbirleri ile imtihanı idi. Acaba tanrının buyrukları mı, yoksa sevgi ve şefkatin gücü mü. Tanrı adeta yarattığı sevgi ve şefkati bir de merhameti sınava çekmişti. Bu Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. Hacer üzerinde tecelli etmişti.

Hz. Hacer, Hz. İbrahim ve onların arasındaki sevgiden doğan Hz. İsmail Aklın tarafında yer almışlardı.

 

Şimdi burada yaşananları yapay zekâya anlattım, bu yaşanan olayı şiirsel bir dille anlatsın istedim. Bu şiir kıtalarkını vaktiniz varsa okuyun, Yapay zekânın gücünü görün. Şimdi bu şiiri size sunuyorum.

 

Bir gün

Amirimle çıkarken, o geniş merdivenleri,
Benden çok uzundu boyu, sertti adımları.
Dedim: "Aynı yoldayız, sahip çık bu kardeşe,"
Bir umut aramıştım gelecekte yanan ateşe

 

Ben herkes gibi değil, farklı bir kuldum,

Kimsenin görmediği imtihanla sınanacaktım..

Söylesem "delisin" derlerdi halime,

Gelecek belayı sezmiştim gönlümde.

 

Sadakalar verip, yardım dilemiştim

Rabbimin katında, boyun eğmiştim

Büyük bir sınavın eşiğindeydim,

Bilmem sınavı, nasıl verecektim.

 

Amirimle çıktım o geniş merdivenleri,

Boyu benden uzun, adımları benden ileri.

Aynı sendikadayız, "Sahip çık" dedim, ona

Zor günde bir destek, bir el beklerim, bana

 

"Ooo seninle aynı ocaktayız, eski kurt,

Ben olmazsam buraları sen unut," dedi.

Sözleri çok güven vermişti bana, o zaman

Ayrılma dilekçesi verecektim, buna inan

 

Mescide sığındım ben, yalvararak Allah’a,
"Ya canımı al Ya Rab, ya çıkar beni feraha."
Amirim arar durur, hesap ister yukarıdan,
Parmaklarım titriyor, çıkamam buradan.

 

Eğildim Hak önünde o an, kırık kanatlı belimi.
Secdedeyken  ben, yalvararak Allah’a,
"Ya canımı al Ya Rab, ya çıkar beni feraha."
Amirim arar durur, beni çağırır yukarıdan,

Şimdi nasıl çıkarım titreyerek buradan

Sonra

Hata ettim, pişmanlık bir kor gibi içimde,
Ayrılıyorum bu diyardan pişman biçimde.
Hata ettim, gönlümde nedamet yankılanır,
Merhametle açılan her yol elbet nurlanır.

Hatamın içinde yoktu bir iffetsizlik
Usulde vardı büyük bir yanlışlık
Uzun boylu ittihatcı bir bey efendi
Gizlice beni adım adım irdelemişti.

Evraktek mektup  geri dönüşüm içinde,
Merakla iz sürerermiş benim pişimde 
Rastlamıştı delile, gizli kalmadı hiçbir şey,
Elbet hesap sorulur, gün yüzüne çıkar hey!

Sürüyormuş meğer arkamdan bir iz
Gel de şimdi bunun hesabını ver.

 

İFFET VE MERHAMETİN SINAVI

 

Geri dön deseler artık dönemem

Boynum bükük, içim hüzünlü benim

Kimsenin yüzüne bakamam artık

Bildiklerimi artık kimseye söyleyemem.

 

Ayrılıyorum okulumuzdan geri dönüş yok

Arkamdan konuşacaklardı daha çok çok

İştahım kaçtı geceleri yatamadım tok

Çıkar peşinde koşanlara değsin zehirli bir ok

 

Amirlerimden biri sıkıntılı olduğumu

Diğeri ise arıyordu bir çıkış yolu

Tutmak istiyordu her iki elimden

Ama hala bilmiyordu huyumu

 

Amirimin içinde vardı büyük bir şüphe

Hesabını vermeliydim kelime kelime

Musibet başıma inmişti göstere göstere

Artık buralardan gitmeliydim çok ötelere

 

Dedi kodu yayılmıştı dilden dile

Hemen koşmuştular amirlerime

Hazır fırsat bulmuş koz ellerinde

Vurmak istiyorlardı şimdi yüzüme

 

Sen burada bittin demişlerdi

Bunu yüzüme karşı söylemişlerdi

Ama aniden çivi gibi çakıldılar.

Yumruklarını  sertçe sıktılar

 

Öfkelerini kustular dilleri ile

Beni rezil ettiler el aleme

İffetim, haysiyetim artık yerlerde

Metanet aramıştım yüce göklerde.

 

Bu diyarda olmayacaksın, dediler.

Bu sözleri sertçe yüzüme karşı söylediler

Takatim yoktu artık derman yok dizimde.

Gitmek düştü payıma, hüzün vardı gözümde.

 

Yumruklar savrulmuştu havaya

Yere düştüm, el vermediler bana

Usulüne uygun olmayınca oldu hata.

Burada su içemeyecektim kana kana

 

Dönemem, artık yolum merhamete muhtaç,

Merhamet kapısını bu mahzun kula aç

Karanlığı boğan güneş duğsun bize,

Merhamet kapısından ışık saçılsın içimize

 

Görevim kutsaldı, mahvettim ne yazık,

Hesabım ağırdı, yollarım soğuk ve bozuk.

Kaderle yüzleşip gitme vakti, gelmişti

Bu diyarlar artık bana dar ve uzak.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Google+ WhatsApp